İçeriğe geç
Deneme

Beklemenin Hakkını Vermek

· 1 dk okuma

Hayatımızın ne kadarını beklemekle geçirdiğimizi hiç hesapladınız mı? Otobüs duraklarında, hastane koridorlarında, bir telefonun çalmasını umarken, demlenmesi süren bir çayın başında. Hesaplasak çıkacak rakam muhtemelen bizi ürkütür; çünkü beklemeyi hep hayatın dışında kalan bir boşluk gibi düşünürüz. Asıl yaşam, beklemenin bittiği yerde başlayacakmış gibi.

Oysa bekleyiş, gündelik koşturmanın bize bıraktığı nadir aralıklardan biridir. Kimse bizden bir şey istemez o sırada. Bir işi bitirmemiz, bir soruya cevap vermemiz gerekmez. Yalnızca oradayızdır. Ve tam da bu yüzden, bekleyiş sırasında aklımıza gelenler çoğu zaman masa başında zorla düşünmeye çalıştıklarımızdan daha sahicidir.

Telefonlar çıkmadan önce insanlar duraklarda ne yapardı? Birbirlerine bakarlardı, sokağın karşısındaki tabelayı okurlardı, havayı koklarlardı. Bugün beklemenin ilk saniyesinde ekrana sığınıyoruz. Boşluğu doldurmak için bir refleks bu; sanki biraz durursak içimizdeki bir ses konuşmaya başlayacak ve biz o sesi duymaktan çekiniyoruz.

Beklemek, zamanın bize ait olduğunu hatırladığımız tek an olabilir.

Belki de mesele beklemeyi ortadan kaldırmak değil, onun hakkını vermektir. Bir sonraki durakta, telefonu cebinizde bırakıp yalnızca etrafa bakmayı deneyin. Karşı kaldırımda simit satan adamın el hareketlerine, rüzgârın bir afişin köşesini nasıl kaldırdığına, yanınızdaki çocuğun sorduğu tuhaf soruya. Göreceksiniz, zaman kaybolmayacak; tersine, size geri dönecek.

Norm dışı düşünmek bazen çok basit bir yerden başlar: Herkesin kaçtığı bir anda durmaktan.